Direnişin avukatı, bre hey koca insan

FERİDUN BERKİN/ PARİS

Nisan ayı başlarında bu yazıya başlamıştım. Gültekin Ağabey’in anılarına küçük de olsa, bir katkım olacağı beni alabildiğine duygulandırmıştı. Yıllardır anılarını yazmasını bekliyorduk. Öylesine dolu dolu yaşamıştı ki kendisinden öğreneceğimiz bilgiler hazine değerindeydi.

Yazımı yayınevine göndermem gecikmişti, biraz daha düzeltip, öyle göndereyim diye düşünüyordum. Bu arada Gültekin Ağabey’in sağlığının bozulduğu ve hastaneye yatırıldığı haberi gelmişti. Aziz Ögeyik sayesinde düzenli olarak durumundan haberdar oluyorduk; endişeliydik, ama umudumuzu taşıyorduk, taşıyacaktık elbette. O koca insan direnişle taçlandırmıştı yaşamını, bunun da üstesinden gelirdi.

Bugüne kadar hep bu ümidi taşıdık…

25 Nisan 2021… Aziz arıyordu, yüreğim bir cendereyle kasılıverdi birden. Hatlar çok iyi değildi, telefon kesildi. Bu kez ben tuşları çevirdim, Aziz başkasıyla konuşuyordu, yüreğim daha da kasıldı. Bağlantı yeniden kurulduğunda, kalbinin durduğunu ve kendisine suni teneffüs yapıldığını söyledi Aziz; ve bir süre sonra kendisini kaybettiğimizi öğrendim.

* * *

Dost sofralarında okuduğu şiirlerin tadına doyum olmazdı. “300’den fazla şiiri ezbere biliyorum, bunları nasıl ezberledim bilemiyorum” demişti İzmir’de, Ankara asfaltına tepeden bakan bir bağ evinde, dostlarla paylaştığımız o gecede. Özellikle Nazım’ın şiirlerini hiç takılmadan, hep aynı heyecanla okurdu. Naza çekmezdi hiç, şiir aşkı onu öylesine sarardı ki saatlerce zevkle dinletirdi kendisini.

* * *

Ne unutulmaz bir yıldır şu 1977 yılı, Ruhi Su’nun muhteşem bestesiyle kazınan belleklere: Şişli Meydanı’nda Üç Kız… Ardından gelen 1 Mayıs katliamı… Unutulmaz yılın adı, benim için ise biraz daha özeldir bu yıl. Özellikle de Ekim ayı yaşamıma öylesine bir damga vurmuştur ki…

* 18 Ekim 1977 – Armenak yani Orhan Bakır’ın kaçırılması,

* 29 Ekim 1977 – Yakalanışımız.

* Kasım 1977 – Gültekin Köktürk Suvarlı’yla tanışmam

Kaçırılmasından yaklaşık 10 gün sonra, Armenak’ı İzmir’den alıp İstanbul’a getirme görevini almıştık. 29 Ekim günü babamın arabasını alarak; iki arabadan oluşan bir konvoyla, akşam saatlerinde İstanbul’dan yola çıktık. Toplam 6 kişiydik. Ben sadece 2 kişiyi tanıyordum: Biri Ege Bölge sorumlusu Sedat Yılmazsoy’du, diğeri ise Hüseyin Balkır.

Henüz yolun başındayken, Derince’de bir ekip tarafından yakalandık. Önce İzmit, sonra İstanbul ve en son İzmir’de 15 gün süren bir gözaltı yaşamıştık. Olay Bornova’da geçtiği için – Orhan’ı kaçırdığımız Diş Hekimliği Fakültesi, Bornova ilçe sınırları içindeydi- jandarmanın görev alanına giriyordu; bu nedenle Bornova Jandarma karakolunda tutuluyorduk, ama sorguyu İzmir siyasi polisi sürdürüyordu.

Yavaş yavaş sonuna geliyorduk sorgulamanın. Sanırım 13’üncü günündeydik.. Büyükçe sayılacak bir masanın bir köşesinde, tahta bir sandalyenin üzerinde, üç polisin karşısında adeta emaneten oturuyordum. Yorgun, bitkin, uykusuzdum…

Masanın ortasında koca bir defter duruyordu. İçinde onlarca vesikalık fotoğraf yapıştırılmış olan bu defter, yeni bir filmde oynayacak sanatçıların ‘casting’i için özenle hazırlanmış gibiydi. Kimisi gözaltında çekilmişti fotoğrafların, kimisi de yürüyüş ve toplantılarda… Polisler durmadan soruyordu: Bunu tanıyor musun, Şunu tanıyor musun, Onu tanıyor musun?

Cevap değişmiyordu: “Hayır. Bilmiyorum, tanımıyorum…”

Aslında, neredeyse hepsini tanıyordum. İçlerinde çeşitli örgütlerden militanlar, sıradan insanlar, hatta MHP’li faşistlerin fotoğrafları dahi vardı. Elbette sınıf arkadaşlarımı tanımıştım. Bunlar sadece benim sınıf arkadaşlarımdı, o kadar. Benim fotoğrafım da duruyordu karşımda, Onu da tanıdım tabi.

* * *

Sonra bir fotoğraf daha gösterdiler. Siyah beyaz fotoğraftaki kişinin yüzünde gözaltının bitkinliği açıkça belli oluyordu. Diğer fotoğraflardaki kişilerden oldukça farklıydı. Çoğu gençti gösterilen fotoğraflardakilerin. Oysa bu kişi orta yaşlıydı. Bu fotoğrafın neden burada, diğerlerinin arasında olduğunu ve neden ısrarla bana sorulduğunu bir türlü anlamamıştım.

Polis yeniden sordu:

– Peki söyle, bunu da mı tanımıyorsun?

-Tanımıyorum

– Nasıl tanımazsın ulan, iyi bak fotoğrafa.

-Yok tanımıyorum

-İyi bak dedim, bir daha bak, insan avukatını nasıl tanımaz? İyi bak iyi. Tanımadın mı? Bu senin avukatın olacak, Gültekin Köktürk Suvarlı adı…

Önce adamın benimle dalga geçtiğini sandım. Yüzüne baktım, çok ciddiydi, dalga geçer bir hali yoktu ve benim Gültekin Köktürk Suvarlı’yı tanımamama bir türlü inanamıyordu. Ama gerçekten de fotoğraftaki kişiyi tanımıyordum; hayatımda bir kez bile görmemiştim kendisini. Sonunda polis de ısrarından vazgeçti.

Ne kadar garip bir şeydi bu, tanımadığım, yaşamım boyunca hiç görmediğim bir kişi, nasıl avukatım olabilirdi ki! Peki polis niye ısrarla böyle söylemişti?

O an aklıma, gerçekten de bir avukata ihtiyacım olacağı geldi. Durum vahimdi. Sahi, kim olacaktı benim avukatım?

İki gün sonra cezaevine gönderildik. Yaklaşık bir hafta sonra, avukat görüşüne çağrıldık. Gözlerime inanamıyordum. Gerçekten de siyasi şubede polisin gösterdiği fotoğraftaki adam tüm heybetiyle karşımızda duruyordu. Hepimizden uzun ve cüsseliydi. Nutkum tutuldu bir an, öylece bakakaldım davayı konuşmaya başlamadan önce.

Cüssesinin tam tersine alabildiğine dingin bir sesle ve tane tane konuşuyordu. Kendisine poliste yaşadığım o garip olayı anlatmadım. Daha yeni tanışmıştık; belki de o nedenle cesaret edememiştim buna. Hatta yıllarca bu konuyu açamadım.

Nihayet yıllar sonra 2016’da, İzmir’deki o bağ evinde anlattım bu olayı. Bana gösterilen fotoğraf ise, Gültekin Ağabey gözaltındayken çekilmişti. Cezaevinde o ilk görüşmeden sonra, Gültekin Köktürk Suvarlı’nın yaşamıma ne kadar büyük bir damga vuracağını aklıma bile getiremiyordum. Düzenli aralıklarla görüşüyorduk kendisiyle. Yıllar birbirini kovalıyor, aramızdaki ilişki avukat-müvekkil ilişkisinden öte, dostluk, yoldaşlık ilişkisine dönüşüyordu.

Burada, hiç unutamayacağım bir anektodu anlatmadan geçemeyeceğim:

Bizim davadan Nurettin Gönül adında biri de bizimle birlikte cezaevinde tutukluydu. Bir arkadaşın ağabeyi olan Nurettin Gönül, bizleri ve Orhan Bakır’ı evinde barındırdığı için yargılanıyordu. Böylesi bir yargılanma ve cezaevi yaşamı oldukça zor geliyordu kendisine; yaşça bizden büyük olmasına rağmen, durumunu anlıyor, mümkün olduğunca yardımcı olmaya, hatalı davranışlarını frenlemeye, elimizden geldiğince kendisine yardımcı olup, hayatını kolaylaştırmaya çalışıyorduk yine de. Elbette onun da avukatı Gültekin Ağabey idi.

Bir avukat görüşünde, Nurettin damdan düşercesine “Adımı değiştirmek istiyorum” demişti. Davanın büyüklüğü Nurettin’i ezmiş ve adını değiştirerek bu eziklikten kurtulacağını sanmıştı. Avukat görüşünde altı kişi birlikteydik. Nurettin’in bu patavatsızlığı karşısında, ne yapacağımızı bilemez bir şekilde donmuş kalmış, Gültekin Ağabey’in karşısında bu durumu nasıl toparlayacağımızı düşünmeye başlamıştık. Gültekin ağabeyin o günkü soğukkanlığı ve hazır cevaplığını hayatım boyunca unutamayacağımı sanıyorum: “Nurettin Gönül adı Orhan Bakır davası vesilesiyle şerefli bir addır, onu değiştirmek, bu şerefli adı karartmaktır”

Çın çın çınladı sanki bu sözler cezaevinin beton zemininde; taş duvarların içine işledi, demir kapıları deldi geçti. Sustu Nurettin. Boğazım kurumuştu benim de. Gültekin Ağabey o gün daha da yücelmişti gönlümüzde.

* * *

Yargılandığımız sıkıyönetim mahkemesinin salonunun tavanı basıktı. Söz sırası Gültekin Ağabey’e gelince, elleriyle cübbesini toparlar, bütün ihtişamıyla yavaş yavaş ayağa kalkardı ve ayakları üzerinde dikelip konuşmaya başlayınca, o salon Onu taşıyamazdı.

Askeri Yargıtay’dan idamların bozulacağını bekliyordu. Ne kadar da istiyordu karardan bir gün sonra müjdeli haberlerle yanımıza gelmeyi. Oysa karar üç idamın da onaylanması doğrultusunda çıktı. Yıkılmıştı o yüce insan. Ertesi gün gelemedi ziyaretimize. Biz böylesi bir kararı zaten bekliyorduk; Yargıtay kararını aynı gün radyodan dinlemiştik.

Ziyaretimize sadece Algül gelmişti. Çekingendi önceleri, sonra, idam kararının bizi hiç de etkilemediğini görünce rahatlamıştı.

Gültekin Ağabey, moralimizin son derece yerinde olduğunu Algül’den öğrenmiş ve bir sonraki görüşe gelmişti. Bizlerle beraber bol bol moral depolamıştı.

* * *

Yıllar sonra Türkiye’de yeniden kucakladım Gültekin Ağabey’i. O ilk karşılaşmamızı da hiç unutmam. Ne büyük sürpriz olmuştu kendisine. Benim en duygulandığım anlardan biriydi. Hele de o günün akşamı, bir bağ evinde, çok sevdiği dostları ve Buca Cezaevinin idamlıkları, müebbetlikleri, yoldaşlarımla birlikte geçirdiğimiz gece…

Türküler söyledik ağız dolusu, gidenlerimizin de sevdikleri. Gültekin Ağabeyden şiirler dinledik coşkulu.

* * *

Bundan kısa bir süre sonra, Gültekin Ağabeyi yurt dışına davet etmiştik. Paris’te unutulmaz bir kaç gün geçirdik kendisiyle. En unutulmazı da şimdi aramızda olmayan Cemal ağabeyle olan buluşmasıydı.

Cemal Kıral, bir başka çınarımız. İkisinin gecenin ilerleyen saatlerine kadar Türkiye sol tarihi üzerine giriştikleri derin sohbeti nefesimizi tutarak dinledik. Şiirler okundu karşılıklı. Gültekin ağabeyin şiirlerini biliyorduk da; o gece ilk defa Cemal abimiz şiirler okudu bize. Nazım’ın Don Kişot’unu ne de güzel okumuştu. Çok özel, çok ayrıcalıklı hissediyorduk kendimizi. Büyülenmişçesine dinliyorduk bu iki, ayaklı tarihin deneyimlerini. Özellikle birbiri ardına okudukları şiirleri. Coşkunun doruğunda olduğumuz unutulmaz bir geceydi.

* * *

İzmir Barosu’na direniş simgesiyle kazınmıştır Gültekin Köktürk Suvarlı adı, benim anılarımada da, duruşma salonunda her ayağa kalktığında, mahkemeyi ezen o muhteşem duruşuyla.

İyi ki tanıdım seni, Bre hey koca insan.

İyi ki dostumsun benim.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here